19.05.2012    

Diyanet İşleri Başkanından Gönül Coğrafyamız

05 Aralık 2011 Pazartesi : 13:23

Ahıskalılar Vakfı Başkanımız Sn.Mehmet OĞUZ, bu düzenlenen konferans vesilesiyle, Türkiyede yaşayan Ahıska Türklerinin yaşamış oldukları problemleri diyanet işleri başkanımız Prof.Dr. Mehmet GÖRMEZ'le, ATİB (Avrupa Türk İslam Birliği) Onur Kurulu Başkanı Musa Serdar ÇELEBİ'yle ve diğer katılımcılarla konferans süresince detaylı bir şekilde konuşma fırsatı buldu.

“Müfessirinden Matematikçisine, Astronomundan Ahlakçisina Medeniyet Kubbemizi Ayakta Tutan Pek Çok Büyük Alimlerin Yetiştiği Bir Coğrafya Olduğu İçin Maveraünnehir, Bizim İçin Çok Önemlidir. Sadece Bizim İçin Değil, Sadece Türkiye İçin Değil, Bütün İslam Dünyasi İçin Çok Önemlidir.”

“Orasi Yalniz Atalarimizin Yurdu Değil, İslam Medeniyetinin İnkişaf Ettiği Coğrafyadir”

“Biz Müminler, Bütün Yeryüzünü İmar Etmekle Mükellef Olduğumuz İçin, Aslinda Bütün Yeryüzü Bizim ‘Gönül Coğrafyamiz’dir”

Ahıskalılar Vakfı Başkanımız Sn.Mehmet OĞUZ, bu düzenlenen konferans vesilesiyle, Türkiyede yaşayan Ahıska Türklerinin yaşamış oldukları problemleri diyanet işleri başkanımız Prof.Dr. Mehmet GÖRMEZ'le, ATİB (Avrupa Türk İslam Birliği) Onur Kurulu Başkanı Musa Serdar ÇELEBİ'yle ve diğer katılımcılarla konferans süresince detaylı bir şekilde konuşma fırsatı buldu.

Konfrensla ilgili detay haber aşağıdaki gibidir.

Avrasya Bir Vakfı bu yılki konferanslar dizisini çok değerli bir konukla, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’le başlattı.

Yeni bir dünya düzeni söylemi çerçevesinde ülkelerin ekonomik ve siyasi nedenlerle işgal edilip parçalandığı, halkların yöneticilere isyan ettiği, “Medeniyetler Çatışması” kamuflajı adı altında gizli din savaşlarının yaşandığı, İslam Dünyası’nın bilinçli  bir yönlendirme ile mezhep çatışmasına sürüklenmeye çalışıldığı, Kur’an-ı Kerim’in bile tartışmaya açılmak istendiği bir dönemde, olan bitenin derunundaki ayrıntıları en ehliyetli ağızdan dinleme fırsatı bulduk.

Anlatan Diyanet İşleri Başkanı, ondan da önemlisi, Prof Dr. Mehmet Görmez gibi çok yönlü bir din alimi olunca, başta biz olmak üzere, dinleyenlerin kafalarındaki pek çok soru kendiliğinden yanıt bulmuş oldu. Diyanet İşleri Başkanımız’ın, ” insanların kafalarında dini inançlar konusunda oluşan sayısız soruya yanıt olabilecek bir konuşmayı, bir konferans çerçevesine sığdırabilmek için Mehmet Görmez olmak gerekir” dedirten konferansı, büyük bir ilgi ile izlendi.

Diyanet İşleri Başkanı Prof Dr. Mehmet Görmez’in, “içimdeki hasretim” dediği yangının nedenlerini ve Balkanlardan Umman Denizi’ne, Kuzey Afrika’dan Afganistan’a uzanan bir coğrafyada 600 yıl hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nun, yapay bölünmelere rağmen, kültürel varlığını bütün canlılığı ile günümüze kadar sürdürebilmesinin sırlarını anlattığı bu konferansın bir CD’si hazırlanmalı ve Avrasya Bir Vakfı’nın yayınlarına dahil edilmelidir.

Avrasya Bir Başkanı Şaban Gülbahar’ın vakfın amaçlarını kısaca anımsattığı konuşmasında vakfın bugüne kadar 56 ülkeden ülkemize gelen öğrencilere 1500’ü aştığını söyledi ve teşriflerinden dolayı Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’e ve konuklara teşekkür etti. Avrasya Bir Vakfı Genel Müdürü Abdullah Kılıç da, yeni sezonda 32 etkinlik yapılacağını anlattığı konuşmasında, vakıflarının yeni sezonda da aynı inanç ve heyecanla hizmet verme gayreti içinde olacağını söyledi.

Oturum başkanlığını eski Kızılay Başkanı Tekin Küçükali’nin yaptığı konferansta, Diyanet İşleri Başkanımızın anlattıkları çok önemli konulardı. Diyanet İşleri Başkanımız, gönlündeki hasretin sönmeyen ateşinin derunundaki öyle bir ‘gönül coğrafyası’ndan söz etti ki, anlattıkları, Türk ve bütün İslam dünyasının gençlerine, çocuklarına nesiller boyunca rehber olacaktır. Satırbaşlarıyla değinip geçmek durumunda kaldığı bazı konularda da, dinleyenlere ev ödevi vermiş oldu.

Prof. Dr. Mehmet Görmez’in anlattıklarını, dikkatli olmaya özen gösterdiğimiz bir özetleme ile sizlere aktarmak istiyoruz; birlikte dinleyelim:

“SÖZ BORÇ GİBİDİR”

“Peygamberimiz, ‘Söz borç gibidir’ der. Ben de, daha önce yerine getiremediğim sözünü tutup geldim. Avrasya Bir Vakfı’nı iki yönüyle tanıyorum. Yurt dışından getirip okuttuğu öğrenci faaliyetlerinden tanıyorum. Bundan dolayı şükran ve takdirlerimi ifade ediyorum.”

“ (…) Dün ‘Gönül coğrafyamız’ dediğimiz bölgedeydik; Ejder Bey Camii’nin açılışını yaptık, Azerbaycan’ın müstakilliğinin, azatlığının 20. Yılını kutladık. Hutbemiz de müstakillik üzerineydi; ‘müstakillik nedir, bir millet nasıl müstakil olur, azatlığın manası nedir’ gibi konuları ele aldığımız bir hutbeyle katıldık…

Bugün de, ‘Gönül coğrafyası’ ile neyi kastettiğimizi anlattıktan sonra, gönül coğrafyamız ile Diyanet İşleri Başkanlığımız arasında artan ilişkileri anlatacağım. Aslında ‘Gönül coğrafyası’ denilince bütün yeryüzü aklımıza gelir. Resul-ü Ekrem Efendimiz’in ifadesiyle ‘Yeryüzü bize mescit kılınmıştır’.


Vakıf Başkanımız Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr. Mehmet GÖRMEZ ve Diğer Katılımcılarla Hatıra Resmi

Yeryüzünde insanoğlunun serüveninin başladığı günden bugüne Yaratıcı’nın insana verdiği görev, yalnızca kendi evini, kendi menzilini, kendi şehrini, medeniyetini, yöresini değil, yeryüzü imar etmektir.

(…) Kuran-ı Kerim’de yeryüzünün yaratılışının hikmetini ifade eden pek çok ayet verdir. Biz hocalar, ‘Yaratıcı sizi ibadet etsinler diye yarattı’ deriz. ‘İnsanlar ve cinler ibadet etsinler diye yaratıldı’ buyurulur; buna vurgu yaparız. Ama aslında, başka ayetlerde, yaratılışın tek hikmet olmadığı veyahut Allah’a ibadetin içersinde nelerin olduğunu ifade eden başka ayetler de vardır. O ayetlerin bir tanesinde iki ifade vardır; ‘Allah sizi topraktan yarattı’ ve ‘Sizden yeryüzünü imar etmenizi istedi’ buyuruyor.

Aslında imar etmek, inşa etmek değil; imar etmek, mamur etmek, yeryüzünün bütün yönleriyle yaşanabilir kılmaktır. Biz bu kelimeden ‘umran’ kavramını çıkarmışız. İbn’i Haldun’umuz bu ayetin o kelimesinden ‘umran’, başka dünyalar ise ‘sömürge’ anlamını çıkardılar. İstimal kelimesini, Arapça’da sömürge kelimesinin karşılığı olarak kullandılar.

Bizim medeniyetimiz bu kelimeden ‘umran’ kelimesini üretti ve İbn’i Haldun bütün felsefesini ‘umran’ kelimesi üzerine üretti.


Cemil Meriç’in bize açıkladığı ‘umran’, aslında odur. Farabi’nin ‘erdemliler şehri’ kavramı, ilhamını Kur-an’ı Kerim’in bu kelimesinden almıştır. Dolayısıyla biz müminler bütün yeryüzünü imar etmekle mükellef olduğumuz için, aslında bütün yeryüzü bizim ‘gönül coğrafyamız’dır.

Ben, uluslararası ilişkileri, son asılarda coğrafyaların bölünmüşlüklerini, ülkelerin oluşumlarını, ulus devletlerin ortaya çıkışlarını, ideolojilerin, imparatorlukların kuruluşlarını, çöküşlerini dikkate alarak, ‘gönül coğrafyamız’la birkaç bölgeyi kastediyorum.

Başka açıdan bakıldığında sıralama değişir belki, ama ben, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilişkiler yürüttüğü, hizmetler götürdüğü ülkeler ve coğrafyaları dikkate alarak bu sıralamayı yaptım. Elbette önce bir ata yurdumuz var bizim; Orta Asya var. Orası bizim coğrafyamız, gönlümüzü orada bıraktık, buraya geldik.”

“ORASI YALNIZ ATALARIMIZIN YURDU DEĞİL, İSLAM MEDENİYETİNİN İNKİŞAF ETTİĞİ COĞRAFYADIR”

“Orta Asya çok farklı bir coğrafya. Orta Asya sadece Atalarımızın, ecdadımızın yurdu değil, Orta Asya aslında, İslam medeniyetinin inkişaf ettiği coğrafyalardan biridir.

(…) Gerçekten büyük bir medeniyetin inşa edildiği Maveraünnehir medeniyeti kuruldu o coğrafyada. Şimdi biz o coğrafyanın fakirliğini görüyoruz, ama o coğrafya İslam medeniyetinin inkişaf ettiği bir coğrafyadır.”

BEN İSLAM MEDENİYETİNİ , HEP SU METAFORU İLE İZAH EDERİM

“Ben İslam medeniyetini , hep su metaforu ile izah ederim. Nitekim, İslam’ın bize gelişini anlatan kelimeler, mesela ‘şeriat’ kelimesi de sözlük anlamıyla ‘su yolu’ demektir. ‘Su’yun bir çıktığı yer var, bir de o ‘su’yu taşıyan yollar var. ‘Su’, elbette Yüce Rabbimizin bütün insanlığa en büyük lutfu ve ikramı olarak Mekke’de doğdu. İslam inanç kültürü ve medeniyetinin o büyük kaynağı orası; oradan çıktı. Ancak bu ‘su’ akarak, kendine yollar bularak dünyaya yayıldı ve İslam medeniyetinin bu yolculuğu bir nehirle ikiye ayrıldı.

Bu nehrin bir bu yakası var, bir de öte yakası var. Bir Maveraünnehir oluştu.”

“ (…) Resul-ü Ekrem Efendimiz ‘Veda Hutbesi’nde 100 bin kişiye hitap etti. Bu 100 bin kişiden sadece 10 bin kişinin mezarı Arap Yarımadası’nda ve Ortadoğuda’dır. 90 binin mezarının nerede olduğu bilinmiyor. Dünyanın her tarafına dağıldılar. O ilk nesil, o saf berrak ‘su’yu eline alan nesil, o ‘su’yu başka insanlara ikram etmek üzere yola çıktığında önlerine büyük bir nehir çıktı. O nehiri, Amu Derya ya da Siri Derya’yı deniz sandılar önce. Uzun süre geçemediler. Sonra geçtiler elbet. İslam, o nehri geçtikten sonradır ki, bir medeniyet doğdu.

“İSLAMİYET MAVERQAÜNNEHİR’DE İNKİŞAF ETTİ”

Bir Maveraünnehir oluştu. Buradan ‘su’, nehri geçtikten sonra, oradaki kaynakla, o nehirle buluştuktan sonra, o bilgi kırıntıları önce bir metodolojiye, bir usule dönüştü; tasavvufa dönüştü, fıkha dönüştü, felsefeye dönüştü, hikmete dönüştü. Bütün oralarda, Maveraünnehir’de inkişaf etti; İslam medeniyetinin inkişaf etme merkezlerinden biri oldu. Ortaya çıktığı coğrafya elbette önemliydi; ilk tedrisat oralarda verildi.

Endülüs elbette önemlidir, bu tarihin içersinde. Ama Maveraünnehir’in farklı bir yeri var. Maveraünnehir’de bir Fergana vadisi var. Fergana vadisinin bir ucunda Farab var. Farab, Farabi’nin ‘erdemliler şehri’ medeniyet projesinin ortaya çıktığı yerdir. Onun elli kilometre berisinde Türkistan , Yesev var. Ahmet Yesevi ve tasavvufun büyükleri orada yetişti.”

“Taşkent var, Buhara var, Semerkant var, Özgen var, Merv var, Mervinan var, Sevaş var.. Bizim alimlerin hayatrını anlatan kitapları incelediğimizde görürüz ki, oradaki şehirlerin her birisinden ortaya çıkmış ve bütün dünyayı aydınlatmış, İslam medeniyetinin inkişafına vesile olmuş büyük alimler vardır.

Bir taraftan Buhari gibi büyük bir hadisçi yetişecektir, bir taraftan da İbn-i Sina gibi büyük bir filozof. Bir taraftan Ulu Bey gibi semanın ayetlerine kafayı yoran insanlar, bir taraftan da Fahrettin Razi gibi Kuran’ın ayetlerine kafa yoran insanlar çıkacaktır. Müfessirinden matematikçisine, astronomundan ahlakçısına medeniyet kubbemizi ayakta tutan pek çok büyük alimlerin yetiştiği bir coğrafya olduğu için Maveraünnehir, bizim için çok önemlidir. Sadece bizim için değil, sadece Türkiye için değil, bütün İslam dünyası için çok önemlidir. Bu milletlerin üzerinden yüz yıllık komünist dönem, ondan önce de Çarlık gibi öyle musibetler geçti ki, ‘o medeniyetin inkişafları buralar mı’ diye insan hayrete düşüyor.

O nedenle, ‘biz artık olduk’ dememek lazım. Buralarda İslam medeniyeti o kadar inkişaf etmişti ki, bütün alemi, bütün kainatı aydınlatan seviyeye gelmişti. Ama maalesef, gerçekten çok zor duruma düştü bu coğrafyada yaşayan insanlar. O nedenle, bu coğrafyaya ‘gönül coğrafyası’ diyorum.

İslamiyeti ‘su’ metaforu ile anlatan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, “İslam’ın bize gelişini anlatan kelimeler, mesela ‘şeriat’ kelimesi de sözlük anlamıyla ‘su yolu’ demektir. ‘Su’yun bir çıktığı yer var, bir de o ‘su’yu taşıyan yollar var. ‘Su’, elbette Yüce Rabbimizin bütün insanlığa en büyük lutfu ve ikramı olarak Mekke’de doğdu. İslam inanç kültürü ve medeniyetinin o büyük kaynağı orası; oradan çıktı. Ancak bu ‘su’ akarak, kendine yollar bularak dünyaya yayıldı ve İslam medeniyetinin bu yolculuğu bir nehirle ikiye ayrıldı” diyerek İslamiyet’in büyük Türk-İslam alimlerinin yetiştiği Maveraünnehir’de inkişaf ettiğini anlatmıştı. Prof. Dr. Görmez’in anlattıklarını, kaldığımız yerden özetle vermeye devam ediyoruz:

“MAVEÜNNEHİR MAVERASINI KAYBEDİNCE ESARET BAŞLADI”

Şu anda müstakil ülkeler, müstakil kardeş devletler var o coğrafyada. Biz onlara, ‘kardeşim, biz eşit iki kardeşiz’ diyoruz; ‘Siz bizim atalarımızsınız, ecdadımızsınız, siz daha büyüksünüz’ diyoruz.

Bu konuda bir dergide yaptığım söyleşide şöyle demiştim: “Maveraünnehir, maverasını kaybedince esaret başladı”. Mühim olan maverayı kaybetmemektir. ‘Mavera’, malumunuz ‘arka plan’ demektir. Yani ‘görünmeyen, arkadaki görünmeye güç ve kuvvet’ demektir.”

“MÜSTAKİLLİĞİN ÜÇ MANASI VAR”

“Bizim maveramız Allah’a imanımızdır. Maveramız inancımızdır. Ben dün Azerbaycan’da, ‘Müstakilliğin üç manası var’ dedim. Biz Azerbaycan’ın azatlığının 20. Yılını yaşıyoruz, ama İslam ahlakçığı, müstakilliği azatlığı üçe ayırırdı. Birincisi cismani ve bedeni müstakillik, ikinci siyasi ve medeni azatlık, üçüncüsü de ahlaki ve vicdani, imani azatlık. Bu üçüncüsü olmayınca diğer azatlıklar gelmez. Bu azatlıklar, bu müstakillikler, bu hürriyetler birlikte olunca milletler gerçek hürriyeti tadarlar. Gerçek hürriyete, gerçek müstakilliğe kavuşurlar.

İşte maverada bu vardır. O ahlak, vicdan vardır, iman vardır. O kimliği inkişaf eden inanç vardır, iman vardır. O kimliği inkişaf eden iman vardır. O olmadığı zaman kimliği inşa eden unsurlar dildir, tarihtir, kültürdür, coğrafyadır, vatan mefküresidir. Ama tarih bize gösteriyor ki, inancı kaybeden toplumlar tarihlerini kaybediyorlar, dillerini de kaybediyorlar, coğrafyalarını da kaydediyorlar, her şeylerini kaybediyorlar. İnanç, kimliği oluşturan, milletleri millet kılan değerleri oluşturan en büyük koruyucu, bekçi konumundaki en büyük değerdir. İşte ‘mavera’ kaybolunca, bu değerler kaybolunca, inanç değerleri kaybolunca esaret başladı. Ben ‘gönül coğrafyası’ derken, bu bölgeyi kaybediyorum.”

 

“BENİM İÇİMDEKİ HASRETİM”

“(…) Akademik hayatımın başında Maveraünnehir medeniyetinin yeniden inkişafı için çaba gösteren büyük alimlerin hayatları ile uğraşmaya çalıştım. Aslında, yüz yılın başında yeniden bir inkişaf hareketinin başladığını, ancak, Bolşevik İhtilali ile bunun nasıl sona erdiğini biliyoruz. Ayrıca ‘gönül coğrafyası’ndan maksadımız, şimdi Rusya’nın dışında kalan, azatlıklarının 20. yılını kutlayan Müslüman kardeş ülkelerimizdir. Burada, yüreğimizdeki bir hasreti sizinle paylaşmak istiyorum. (…) Benim içimdeki hasretim şu, keşke Sovyetler Birliği ve Yugoslavya dağıldıktan sonra, buradaki kardeşlerimiz kendi inançlarını, kendi kimlikleri, kendi kişiliklerini, kendi medeniyetlerini yeniden inşa etmemeye niyetlendikleri gün, Türkiye olarak, o zaman bütün kurumlarıyla, bütün müesseseleri ile ayakta olabilseydik, onların her türlü yardım isteğine yetişebilecek konumda olabilseydik.

Düşünebiliyor musunuz, Sovyetler Birliği dağıldıktan bir ya da iki sene sonra Kırım’a giden misyonerleri bizzat tanıdım. Kırım Tatarca’sını anadili gibi öğrenmiş önceden hazırlanmışlar. Ama ben, binlerce Tatar vatandaşımızın yaşadığı bu ülkeden- ki Tatarca Anadolu Türkçesine en yakın lehçedir- Tataristan’a gidip Tararca vaaz edecek, Hutbe okuyacak bir adam bulamamıştım. Hiçbir hazırlığımız olmamış.

‘Gönül coğrafyası’ndan muradımız, yalnızca Meveraünnehir medeniyetinin inkişaf ettiği coğrafya değil, ayrıca o medeniyetin bir takım farklı unsurlarının canlandığı yerler var. Kafkasya böyle bir yer mesela.. Kafkasya daha çok duyguların egemen olduğu bir coğrafyadır; kalbin aklın önüne geçtiği bir coğrafyadır.

Çin’de de büyük bir İslam coğrafyası var. Kaşgar, Hotan, Turfan.. bütün buralar Türkçe’nin İslam’la yoğrulduğu, Kaşgarlı Mahmut’un Türkçe’deki kelimelerle İsalam’ın temel kavramlarını konuşturduğu yerler.. Yusuf Has Hacip’in İslam ahlakıyla ilim ahlakımızı cem ettiği coğrafyalar, mekanlar aynı şekilde ‘gönül coğrafyamız’ın bir parçasıdır. Buralar bugün Çin’in bir parçasıdır, ama herhalde bu ‘gönül coğrafyamız’ tabirimize kimse alınganlık göstermez.

Moğolistan ha keza; ‘gönül coğrafyamız’ın bir parçasıdır.

“AVRUPA DİLLERİNDEKİ MEDENİYETİ İFADE EDEN PEKÇOK KELİME TÜRKÇEDEN GEÇMİŞTİR”

“ ‘Gönül coğrafyamız’ içinde düşünmemiz gereken bir yer de Balkan coğrafyasıdır. Balkanlar Osmanlı’nın kurduğu bir ‘şehir medeniyeti’nin tescil edildiği coğrafyadır. Buradaki coğrafyada Osmanlı gitmeden önce bir şehir yoktu. Onun için Sıprça’da, Makedonca’da, Arnavutça’da medeniyeti ifade eden bütün kelimeler Türkçe’den geçmiştir. Bir ay kadar önce, kendisi aynı zamanda bir akademisyen olan Makedon Cumhurbaşkanı Gjorge İvanov’la konuşurken, doktora tezinin ‘Makedonca’da Türkçe kelimeler’ olduğunu öğrendim. ‘Siz bize ‘çiçek’i getirdiniz; taban da sizden geldi, tavan da, kaşık ta sizden geldi, sofra da’ dedi. Bir Sırp papaz da, ‘Sırpça’da medeniyeti ifade eden ne kadar kelime varsa, Türkçe’den geçmiştir’ demişti.”

“GÜCÜMÜZÜ İMANIMIZDAN ALDIK”

Bizim Balkanlara götürdüğümüz medeniyet, aslında Maveraünnehir’de inkişaf ettirdiğimiz medeniyettir. Ahmet Yesevi’den aldığımız ilhamı biz, Sarı Saltuk’la Balkanlar’a taşıdık. Maveraünnehir’den aldığımız suları Tuna Nehri’yle buluşturduk. Bütün bu gücümüzü inancımızdan, İslam’ımızdan aldık. Bunun tahsilini yapan bir kardeşiniz olarak söylüyorum, inanç değerlerimizden aldık; inanç değerlerimizle inşa ettiğimiz medeniyetimizden aldık.

‘Gönül coğrafyası’ derken, Balkanlar, gönüllerin fethiyle ‘gönül coğrafyası’na dönüşmüştür.”

“BALKANLAR BİR VAKIF MEDENİYETİDİR”

“(…) Balkanlar, aynı zamanda, bir vakıf medeniyetidir. O şehirlerin hepsi ecdadımızın vakıf eserleridir. Saraybosna’nın tamamı vakıftır. Sofya’nın üçte biri vakıftır. Üsküp’ün çarşılarının, hanlarının, kervansaraylarının hepsi vakıftır. Priştina, Prizren, Filibe, Şumnu şehir medeniyetinin inşa edildiği bütün merkezler birer vakıf medeniyetidir. Osmanlı İslam medeniyetidir, aynı zamanda; onun için ‘gönül coğrafyası’ diyoruz.”

“İSLAM MEDENİYETİNİN ESAS KAYNAKLARI”

“İslam medeniyetinin esas inkişaf ettiği Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Kufe, Sana Arabistan coğrafyası olarak adlandırılan buralarda da her bir merkez, bizim şu anda yaşadığımız medeniyetin en önemli unsurlarını, en önemli parçalarını ifade ederler. Biz Hanefi bir mezhebiz; İmam Hanefi Bağdat’ta yatıyor. Bizde pek çok insan Kadiri meşreptir; Abdülkadir Geylani Bağdat’ta yatıyor. Pekçok insan Muhittin-i Arabi’nin irfanından beslenmiştir; Muhittin-i Arabi Şam’da yatıyor. Resul-ü Ekrem Efendimiz’den büyük sahabilere kadar büyük alimler hep bu sahada ortaya çıkmış, inkişaf etmiştir. O nedenle buraları ‘gönül coğrafyamız’ın başına koymamız gerekiyor.”

“AFRİKA, SÖMÜRGECİLERDEN, KÖLE TACİRLERİNDEN KORUDUĞUMUZ BİR BÖLGEDİR”

“Afrika, aynı şekilde, millet olarak ‘gönül coğrafyamız’a hep dahil etmek için çaba gösterdiğimiz, ama zaman zaman başarılı olamadığımız bir kıtadır. Korsanlardan, sömürgecilerden, köle ticaretinden korumaya çalıştığımız bir bölgedir. Kuzey Afrika, medeniyetimizin inkişaf ettiği önemli bir yer olmuştur.”

“GÖNÜL COĞRAFYAMIZ’A ADAY OLUP GİREMEYEN BÖLGELER DE VAR”

Bir de gönül coğrafyamıza aday olup da giremeyen bölgeler var. Avrupa, Amerika, Kanada, Avustralya aday statüsünde olan bölgeler..

Ecdadımız Viyana’ya vardığında, tek düşüncesi vardı; öyle işgal fikri bizim düşüncemizde olmamıştır; ‘acaba ‘gönül coğrafyamız’a dahil edebilir miyiz?’ düşüncesiyle gitmiştir büyüklerimiz. Ama, yakıngeçmişte Avrupa’yı ‘gönül coğrafyamız’a dahil edenler, buralara 60’lı, 70’li yıllarda giden kardeşlerimiz oldu. Bugün pek çok Avrupa ülkesinden daha büyük bir nüfus yaşıyor Avrupa’daki ‘gönül coğrafyamız’da. Avrupa’nın tamamını dikkate aldığımızda, 30 milyona yakın Müslüman var. Onları da kendi ‘gönül coğrafyamız’ın bir parçası olarak görürüz.”

“DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NIN TARİHİ MUTLAKA YAZILMALIDIR”

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, konuşmasının ikinci bölümünde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kısaca tarihinden örnekler verdi ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tarihinin mutlaka yazılması gerektiğini belirtti:

“…40’lı yıllarda, 50’li yıllarda bir Diyanet İşleri Başkanlığı toplantısında biri çıkıp deseydi ki, ’30-40 yıl sonra bu teşkilat Avrupa’ya 2 bin imam gönderecek, Sibirya’dan Kanada’ya kadar her yerde camileri olacak ve burada hizmet edeceksiniz’ deseydi, kimse inanamazdı.

(…) Diyanet İşleri Başkanlığı tarihinin mutlaka yazılması gerekir. Türkiye’de, özellikle din, devlet ve toplum ilişkilerinde milletimizin yaşadığı sancıları, sıkıntıları hiçbir endişeye kapılmadan anlamak, okumak ve geleceğe doğru yürümek için buna çok ihtiyaç var.”

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez gibi değerli bir din aliminin görgü, bilgi ve deneyimlerinden imbiklenen bu çok önemli değerlendirmelerini, yolumuza ışık tutması düşüncesi ile, özetlemeye çalıştık; özellikle gençlerimize yararlı olacağını umuyoruz.

 

Toplam Okunma 127

Safya Başı

Toplam () adet  yorum eklenmiştir.

Yorumların Tamamı İçin Tıklayınız.

Bu Kategorideki Diğer Başlıklar

 

 

Sıkça Sorulan Sorular
Ahıska Tarihçesi

| Gizlilik İlkeleri | Güvenlik Uyarıları | İletişim|
Ahıskalılar Vakfı
Zafer Mahallesi,Yıldırım Beyazıt Caddesi, Babaocak Sokak, No: 3, D: 1, Yenibosna - BAHÇELİEVLER / İSTANBUL.
Tel: 0212 654 69 44 Fax: 0212 654 69 45
moguz@ahiskalilarvakfi.com moguz@ihlas.net.tr